Üveysî Veli Lâdikli Hacı Ahmed Ağa H.Z lerinin Kerametleri 3

(1/2) > >>

Yusufiyeli:


Kore harbinin olduğu devre, yine bir ziyaretimde;
 
            Hacı Baba’yı ziyaret için Ladik’e gitmiştim, gece odasında kalıp odasında misafir olduk. Yatsı namazına kadar beraber kaldıktan sonra, Hacı Baba namazı kıldı ve sonra bizden müsaade alıp gitti.
            Sabah namazında geldi ve bize:
            “ Bugün Kore’de idik; Türk askeri çember içine girmiş, imha edilmek üzere idi. Kurtarılmak için Mevla’dan izin çıktı, manevi arkadaşlarımla Kore’ye yetiştik. Bizim askerin önüne düştük. Kafir askerleri bizi görürler ;lakin bizim askerler göremezler.
            Kılıçları çektik, küffar askerini kılıçtan geçirerek bizim askere yol verdik. Bakın sabah radyo haberleri verirken duyacaksınız..!” dedi.
            Sabahleyin bir radyo getirdiler, ilk haberleri açtılar;
            “Kore’de bulunan, Albay Tahsin Yazıcı oğlu komutasındaki Türk çember içine alınmış. İnanılmaz bir kahramanlık örneği vererek çemberi yarmış, kafirleri perişan etmişler..” diye radyo haber veriyordu..!
            Çemberi yaranın kimler olduğundan onların haberleri yoktu. İşte Allah’ın manevi ordularının vazifeleri..!

*****************************************************************************************
HACI MUSTAFA EFENDİ
         
Dedemin dostlarından olan Hacı Mustafa Efendi diye bir zât-ı muhterem varmış. Bu arkadaşı bir gün odasına ziyarete gelir. Dedem ise o esnada manevi bir vazifede bulunuyormuş. Arkadaşı odada otururken telaşlı bir vaziyette aniden yanına girer. Elbiseleri ise sırılsıklam ıslak bir hâldedir. Fakat Lâdik’te hava açık, yağmur filan da yoktur. Dedem:
—Hoş geldin arkadaşım! Buyur bir isteğin mi var? Senin için tâ uzaklardan geldim, tekrar döneceğim, der.
Gelen misafir arkadaşıyla biraz sohbet ettikten sonra dedem, geldiği yere tekrar döner.

Yusufiyeli:
ÇALIBAĞ
 
Dedem Lâdik’in güneyinde bulunan ve dağa yakın bir yer olan Çalıbağ’da çubuk dikip, bağ yapmak için çalışırken, Lâdiklilerden bazıları:
—Bu kafayı oynattı gâliba, taşın kayanın içinde bağ mı olur? Orada ve etrafında su bile yok, diye dedikodu yapıyorlarmış.  Bu durumu bilen dedem, kendisine ısrarla bunu neden yaptığını soran bir arkadaşına:
—Benim maksadım buraya bağ yapmak falan değil. Bağı bahane edip yalnız kalmak için böyle yapıyorum. Esas maksadım hocamla burada rahatça buluşmak ve görüşmektir, der.
 
 
DEFİNE
 
Bir zamanlar eli boş Lâdikliler, çalışıp yeryüzündeki rızıklarını kazanacakları yerde, kolaycılığa kaçıp yeraltı hazinelerini bulmak için definecilik yapmaya başlarlar. Bunlardan üç kafadar arkadaş kendi kendilerine diyorlar ki “boşu boşuna yorulmayalım, Hacı Baba nasıl olsa yerin atındakileri de bilir. Bize söylesin, tarif etsin; biz de zahmetsiz bulalım, bir anda zengin olalım” derler. Hemen odaya gelirler ve selam sabahtan sonra onlara fırsat vermeden dedem hemen söze girer ve
—Size üç defineci arkadaşın hikâyesini anlatacağım, diyerek başlar anlatmaya:
 ‘Vaktiyle defineci üç arkadaş, köylerinin biraz kenarında yüklüce bir hazine bulmuşlar. O kadar yorulmuş ve acıkmışlar ki içlerinden biri “Üçümüz de çok yorulduk hem de karnımız çok acıktı, birimiz gitsin köyden yiyecek bir şeyler getirsin” demiş.  Birisini köye göndermişler. Köyden yiyecek getiren kişinin içine bir şeytanlık düşmüş: “Yemeklerin içine zehir katayım da ikisi de zehirlenip ölsün; altınların hepsi benim olsun” demiş.
 Altınların başında, kırda kalan iki kişi de “köye gideni gelince öldürelim, niye üçe bölelim ki? İkimiz paylaşırız, payımıza daha çok altın düşer” diye düşünmüşler. Kendilerine yemek getiren arkadaşlarını hemen bir tuzak kurup oracıkta öldürmüşler. “Şimdi önce karnımızı güzelce bir doyuralım, sonra rahat rahat paylaşırız” demişler. Bunlar da zehirli yemeği yediklerinde aniden ölmüşler.’
Dedem bu hikâyeyi anlattıktan sonra “İşte gardaşlarım! Sahibine hayrı olmayan altınların, onlara da hayrı dokunmamıştır. Akıllı olun, rızkınızı helâlinden kazanın” diyerek gittikleri yolun onlara da kâr getirmeyeceğini böylece dile getirmiştir.
 
 

Yusufiyeli:

LADİKLİ AHMET AĞANIN SOHBET YAPTIĞI ODA

İŞ ADAMLARI
 
Hacı Veyiszâde’nin talebelerinden Kadınhanılı Vaiz Salih Hoca Efendi, Lâdik’teki Ahmet Hüdaî Camii’nde vaaz ederken şöyle anlatmıştı:
Bursalı iş adamlarından bazıları dedemi ziyarete gelirler. Sohbetler edilip, çay kahve içildikten sonra gitmek için hazırlanırlarken içlerinden birisi:
—Hacı Ahmet Ağa, biz hepimiz Bursalıyız ve tüccarız. Biliyorsun ki şu zamanda bankasız ticari işlemler olmuyor. Bursa’da bazı hoca efendiler, faiz konusunda biraz esnek davranıyorlar. Sizi de bu halk tanıyor ve seviyor. Bu konuda siz de kolaylaştırıcı bir beyanda bulunamaz mısınız? der. Dedem de biraz düşündükten sonra:
—Ben okuma yazması olmayan cahilin birisiyim ama benim bildiğim kadarıyla bu din Allâh’ın dinidir. Allâh, haram demişse haramdır. Bu din hocaların dini değildir. Hiçbir hoca, Allâh’ın haram kıldığını helâl yapamaz, diyerek cevap verir. İstedikleri gibi bir karşılık bulamayan misafirler dedemin elini öperek müsaade alırlar ve memleketlerine dönerler.’
Salih Hoca Efendi bu hadiseyi anlattıktan sonra “İşte size, Ahmet Ağa tarafından verilen âlimce bir cevabın numûnesidir.” demişti.
 
 
 ÇOBANIN HAKKI
 
Misafirlerden birisi:
—Hacı Baba, bizim bir komşumuz var; takva üzerine yaşamak için Hasan-ı Basri hazretleri gibi ayaklarını bağlayarak yatıyor, deyince dedem:
—Hasan-ı Basri hazretleri ayaklarını bağlamadı, o nefsini bağladı. O adam ilk önce çalıştırdığı çobanın hakkını versin. Ondan sonra ayaklarını bağlasın, demiştir.
 
 
İZİN
 
Bir gün tesettürlü bir kadın, nenemin yanına gelerek, bir problemi olduğunu ve bunu dedemle konuşmak istediğini ağlamaklı bir şekilde söyleyerek destur ister. Nenem hemen dedemin yanına gelerek:
—Bir kadın geldi, devamlı ağlıyor! Galiba bir derdi var. Sana soracağı bir tek sorusu varmış; onu sana soracak, cevabını alır almaz memleketine dönecekmiş. Çok uzaktan gelmiş, ne olur kabul et! deyince Dedem:
—Kadın beni konuşturma, bana söyletme! O kadın kocasından izin almadan buraya geldi. Gitsin, önce kocasından izin alsın gelsin; ne soracaksa o zaman sorsun, demiş.
 

Yusufiyeli:

HAFIZ ALİ
Dedemde ilk manevi hâllerin vukuu bulduğu zamanlar... Rahmetli biraz korkmuş. “Acaba benim bu hâllerim şeytani midir
 yoksa rahmani midir” diyerek düşünmeye başlamış. O zaman köyümüzde medrese hocalarından Hafız Ali diye bir zât-ı muhterem vardır. Hemen ona giderek durumunu teker teker anlatmış. O da kendisine:
—Senin bu durumun rahmanidir. Sana verilenler Allâh’ın çok az kuluna ikram ettiği manevi hâllerdir. Böyle devam et. Korkmana gerek yok, demiş.
 
 
AYGIR
 
Dedemle arkadaşı bir gün manevi bir vazifeye çıkmışlar. Dağda iki hanımıyla beraber yaşayan göçebe bir yörüke misafir olmuşlar.
Hane reisi ağır hasta, hattâ sekerât hâlinde yatakta yatıyormuş. Adamın aygır diye çağırdığı iki atı varmış. Onlara aşırı derecede düşkünmüş. Ölüm döşeğinde bile devamlı surette “Aygır! Aygır!” diye atlarını sayıklıyormuş. Dedemgil adama “aygırdan fayda yok, gel seninle birlikte şehadet getirelim” demişler. Hastanın yanında şehadet getirmeye başlayınca hasta da onları duyarak şehadet getirmiş ve son nefeslerini vermiş. Hanımları:
—Biz dağ başında iki kişiyiz, çoluk çocuğumuz yok. Birlikte cenazeyi kaldıralım, demişler. Dedemgil cenazeyi yıkayıp kabre koymuşlar.
 
 
KIZ ÇOCUĞU
 
Bir gün tam abdest almaya hazırlandığı sırada dedeme, at arabasının üzerinde, elleri ayakları urganla bağlanmış, akıl hastası bir kız çocuğu getirirler. Dedem, kız çocuğunu urganla bağlanmış hâlini görünce babasına:
—Çözün bu çocuğun iplerini, der. Orada bulunan kızın annesi atılarak:
—Aman efendim, eğer urganı çözersek saldırır, hepimize zarar verir, der. Dedem ise bu sözleri duymamış gibi:
—Çözün şu kızımızın iplerini, şimdi o benim abdest suyumu dökecek, der.
Hasta kızcağızın ellerini ayaklarını çözerler. Kız hemen gelip dedemin elini öper ve abdest suyunu da döker. Eski hâlinden hiç bir eser kalmamıştır.
Kızcağızın anne ve babası, hemen oracıkta birer şükür namazı kılarlar. Biraz sohbet edildikten sonra hep beraber mutlu bir şekilde evlerinin yolunu tutarlar.
 

Yusufiyeli:


AYA ÇIKILMASI
 
Kadınhanı belediyesinde çalışan bir memur, aya uzay aracı ile çıkıldıktan sonra “gerçekten çıktılar mı yoksa yalan mı söylüyorlar? Bunu bir Ahmet Ağa’dan öğreneyim” diyerek Lâdik’e dedeme gelir. Sohbet esnasında memur, dedeme hitaben:
—Şu sıralar haberlerde, birkaç astronotun uzay aracı ile aya çıktığı, ayın yüzeyine ayak basıp orada yürüdükleri ve daha sonra dünyaya geri döndükleriyle ilgili şeyler söyleniyor. Gerçekten aya çıktılar mı, yoksa bunların tamamı yalan dolan mı, bir de sizden öğrenmek istiyoruz, deyince dedem:
—Gerçekten aya çıktılar. Bizimkiler ise onlardan çok önce aya çıktılar. Hattâ bizim oralarda dalgalanan sancaklarımız var, demiştir.
Nitekim aya ilk ayak basan astronot, orada ezan sesi duymuş, şimdiye kadar hiç dinlemediği ve bilmediği için bu çok hoşuna giden güzel sese bir mâna verememiş; sonradan aynı sesi gezmek için gittiği Mısır’da işitince ne olduğunu anlayıp Müslüman olmuştur. Bu astronot, daha sonra yazdığı hatıralarında bunu dile getirmiş, ancak kendi ülkesi tarafından deli olduğu ilan edilmiştir.
Dedem bu konuyla ilgili bir beytinde şöyle der:
 
Kanal geçmekliğe kurdular düzen
Semada okunur hakikat ezan
Beni bu hâllere düşüren dünyada gezen
Derdimin dermanı sensin Muhammed
 
 
KADININ ÇOCUĞU
 
Dedem bir gün şu güzel kıssayı anlatmıştı…
Hasan-ı Basri hazretlerinin yanına ihtiyar bir kadın gelip:
—Ey Hasan-ı Basri! Ben vefat eden bir çocuğumu rüyamda, kabrinde ateşler içinde yanıyor ve azap çekiyor olarak gördüm. Siz âlim insansınız, ne olur bir duâ edin de Cenab-ı Allâh yavrumdan azabı kaldırsın, der. Hasan-ı Basri hazretleri:
—Tamam, ben duâ edeyim, yalnız sen çocuğun annesisin. Çocukları üzerine annenin duâsı daha makbuldür, der. Bunun üzerine kadın evine döner ve çocuğu için duâ eder.
Üç gün sonra kadın rüyasında yine çocuğunu görür. Ancak bu defa evladı yeşillikler ve güzellikler içindedir. Uyanınca da çok sevinir ve içinden “ben anne olduğum için Allâh benim duâmı kabul etti” diye geçirir. Tam bu sırada gaipten:
—Ey kadın! Ne senin duân, ne de âlimin duâsı değil; Allâh, kabristanın yanından geçen ve oradaki mevtalara duâ eden bir velinin yüzüsuyu hürmetine oğlundan azabı kaldırmıştır, diye bir nida işitir.
 

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa